soyunup da gel kendinden
günü gelmemiş tohum tazeliğinde
renk gibi gel
dünü yarını olmayan
kelebek gibi…
bebek gibi gel
meleklerle dans eden rüyalarında
mantığından uyanıp
duygulara bulanıp da gel…
eş gibi gel
dünyamı aydınlatan
güneş gibi…
deniz gibi gel
koynuna almaya hazır her an
yanlışıma bakmadan
günahıma aldırmadan…
bahar gibi gel
gül gibi
doğada bir desen gibi gel
sen gibi…
Adsız
•Aralık 16, 2006 • Yorum YapınGECE
•Aralık 16, 2006 • Yorum YapınGece
Yelkovan üçü beş geçe
Cırcırböcekleri pürneşe
Gece
Ziftten örümcek ağı
Baykuşun tapınağı
Gece
Karanlığın kırbacı
Korkuların birkaçı
Maskelerin balosu
Yüzlerin saklanbacı
Gece
Şairlerin ilhamı
Şehvetin melodramı
Gece
Günahın cesareti
Işığın esareti
Gece
Yalnızlıkların başı
Aşıkların göz yaşı
Sevdaların tatili
Yosmaların maaşı
Gece
Sokakların boşluğu
Dolunayın loşluğu
Gece
Siyahın ayak sesi
Beyazın son nefesi
Uyuklayan evrenin
Katrandan elbisesi
DİP
•Aralık 16, 2006 • Yorum Yapınve fırtına nedeniyle
bir hafta ertelenir hayat
beşiktaştaki çaycıya vurur başını
ıslatırsın her yeri…
sen ne dersen de
şemsiye güneş için
saat, bulutlar ayı dört nala geçerken
demlenirsin boğazda lakin
yosun kokmaktadır artık çaydanlık…
susarsın
bakarsın
dalgalı boğazında bir gemici düğümü
hıckırırsın, kilitlenir adem elman
kabil-i mukayese değil bu karanlık
Habili mukayese edince kendinle…
yine de çıkamazsın
hayat anlam ister
anlam veremezsin…
ta Tebrizden bir güneş arar gözlerin
gecenin karanlığında
ha görsen korkacaksın, kaçacaksın
ama ışık ister bu derinde bu yürek…
yunus olmak süzülmek ister
sıçramak ister bir nefes için
ama tutturamazsın heceyi
“son demlerin tırnakları” batar sinene…
ihtimal zamanında tarumar ettiğin
bir tarladandır bu kıtlık
özrün karı muamma iken
zarar eder durursun
içerde çıkar zamanın bilançosu
içerde patlar
kapılar kapalı
sen kalbinde yalnız…
Antalya’da efkar
•Aralık 16, 2006 • Yorum YapınNe kristal aşklar paklar beni
ne güneşe değer hayallerim
kaşifinden utanan tüm günlüklerim
bayağılığın çarşafında
biriktirilmiş iki kelime olur
çıkagelir ay ışığında sigara dumanı
kadife sesli gece dilberleri okşar dudaklarımı
kilimsiz sedir çıplaklığımdan kıpkırmızı
kabulsuz, anlaşılmaz
bir yaprak oynar gözümden
bir damla düşer sözümden kağıda
kül uzar tükenir kalem
bölük pörçük nefesleri karışmış kağıdın terine
gece ritim tutarken
bayram gelir aniden
olanca hüznüyle dans eder kanın burnunda
canından saçılan her yıldız
yakar bir burcu burcu kokan demeti
çaresiz, parçalanmış umudun
anlam kaygısından ötelere uçurur seni
boğazından aşağı tırmalanır şüphelerin
çılgınca döner müzik
spotlar soğuk şimdi
yakamozun denize karıştığı tuzlu serinlikte…
yeşil baloncuklar o kadar habersiz kendinden
yankılanır bir rüzgar bacaklarında
defalarca uzun uzun at koştururcasına
bir küçük kaçamak ve tekrar
canhıraş bir son çağırır
pembe çiçeklerin ışığının
sönmelerden kopan merakından
ağır ağır salınır adalet
ve kendinden şüphe edersin
duvar kabuk bağlamış artık
bir şair mi ağladı dersin başını yaslayıp
derinden nakkaşı olmuş bir kabulleniş
yitip gider cır cır böceklerinin ayı çağırmasıyla
ve güzelliklerden bahsetmek istersin
üstüne güneş doğan
ışık vuran her yerinden öpmek istersin
rüyasından mahmur
mahzun hayallerini
ışık batarcasına öperken gözlerinden
kamburu çıkmış ruhunu
unuttuğun bedenine yaslanıp
oracıkta bir şarkıyı tutarsın elinden
iyi niyet vurur gök yüzüne
artık geri dönülmez bir yolun bezgini
bir efkar daha yakarsın
bir satır daha çekersin içine
artık kopmuştur ipler
yığılırcasına öpersin saçlarından
duramazsın
isyanından fışkıran
delirmiş benliğinin
delinmiş gırtlağından
son bir haykırış
ve sessizlik…
hayatıma istek kipi
•Aralık 16, 2006 • Yorum Yapınayaklarına kapanırcasına özür dilesem
ait olamadığım her şeyden
zamanlarını aldığım bütün hayallerden.
suya akıttığım her damla kan için
tuzdan çatlak dudaklarımı öpen dilberden.
silsem ayak izlerimi
nerede olduğumu bilmediğim onca yerden.
kaçırarak gözlerimi
konuşamadığım, susamadığım,
susayamadığım her damla terden.
bu sefer kandırmadan kendimi
kaçabilsem gölgesi yıkıntı kederden.
arındırsam pür olasıca başımı
hayaliyle uyuduğum sahte efserden.
hesap sorsam yapışıp yakasına
gözümden kaçan firari ferden.
uyuyabilsem kara yorganın altında
uyuyabilsem saklambaç oynamadan
vicdanımdaki nekir ile münkerden.
ayırıp gönülle maddeyi
yakamı silkip zerden
vazgeçmesem simberden.
kalbimin eline verip dizginleri
mantığımı kovalasam minberden.
ele verip tutuklatsam korkularımı
ve sonunda saflığı en çıplak bende bulsam
soyunup ben bildiğim avare-i kemterden…
Mum dibi
•Aralık 16, 2006 • Yorum Yapınve zaman dururken
ilerliyorduk usulca farkına varmaksızın
kimliklerimiz ödünç
ellerimse kiralıktı kalemi tutan
ve o yalnız mum o kadar sönmüştü ki
sanki hiç yanmamış gibi
ve o saflık…
bir sonraki kibrite aşık ateşi
esirdi sadece…
ve nasıl da kimsesizdi panikteki yelkovan
görsen unutulmuş bir şair derdin
ufuktaki ışığa adanmış
bir çift gözcesine anlamaya muhtaç…
şayet bir muamma istila etmeye görsün
o umut ve yıkım
kırar geçer sükuneti…
öyle hüzünlü bakmasaydı keşke
keşke öyle bir gülseydi ki
bayram sanırsın…
o kadar korkak
o kadar korkunç
ve o kadar kırmızı…
Kılıçtan keskin
•Aralık 16, 2006 • Yorum YapınAğlamak istersin
Gözünden uyku akar
haykırmak istersin
duvarlar sana susar
kalemin kana susar
bir cinayet işlersin…
ben mahzun bir eşkıya
gecelerdir dağlarım
gözlerim kurudukça
dizelerde ağlarım…
Sabaha karşı
•Aralık 16, 2006 • 1 YorumNelerden değil kimlerden sonra
küllerimden yukarı dördün dalgalı sularında
belki çok uçarı bir sükunet
ilacı olmak peşinde saatin kuruntusunun…
zaten ne bir ses, ne de bir dert oynaşır
bu karanlıkla dalga geçercesine…
fırsattan istifade pıtırtısız damlar mum
dibinin karanlığından için için yanarken
dikkat çekmek istemezcesine…
ve sessizliği susturan bir hıçkırışla
sulanır gözler şafaktan önce
küçümsenen bir uzletin
delirdiği anlarda…
(Mutlu [son)suzluk]
•Aralık 16, 2006 • 1 YorumBaşı omzundaydı. Nefes aldıkça oynaşan saçları burnunu gıdıklıyor, kaba bir hareketle burnunu kaşımasına neden oluyordu. Odada sadece küçük bir abajur yanıyor ve küçücük şeylerin duvarda kocaman görünmesine sebep oluyordu. Kız gözlerini kapatmış, o ise tavana bakıyordu. Kartonpierdeki çiçekleri sayıyor bunları birleştiren çizgi üzerinde gözleriyle trencilik oynuyordu. Mutlu değildi. Mutluluk değildi bu. Huzur belki. Anlık… Hayatı tatmin edici olmanın çok dışındaydı. Kabul görmeyen düşleri ve kabuğunu kıramayan benliğiyle tam anlamıyla başarısız bir yaşam cinsiydi. Buraya ait hissetmiyordu kendini. Problem şu ki orası her neresiyse oraya da ait hissetmiyordu, hissetmeyecekti. Hayatı artık devamlı omzundan kayan bir kaşkol tadı vermeye başlamış ve artık onu her seferinde tekrar omzuna atmayı sürdürecek ne sabrı ne de takati kalmıştı. Kendisini bütün bu durumdan kurtaracak tek şeyin bir mucize olduğunu biliyordu. Bu mucizeyi çok beklemişti; yıllardır. Ama gelmiyordu. Artık mucizeden de ümidi kesmişti. Gerçi belli mi olurdu; adı üzerinde mucizeydi bu, öyle bando-mızıkayla gelmezdi…
Kız başını oynattı birden hafifçe. Ne kadar küçük ve kırılgan görünüyordu… ve habersiz. Onu anlayamazdı. Tüm kalbiyle anlatmak isterdi ama biliyordu; anlamsızdı, anlaşılmazdı. Hem elinde kalan birkaç dirhem huzuru da ucu kapalı bir maceraya kurban etmek gelmiyordu içinden. Kimbilir kaçıncı kere aynı kelimeler çekiç ve keskinin çığlıkları arasında kazınıyordu beynine. Neden ben? Niye burası? Ne için? Küçücük bir sebebi olsaydı tutunacak. En günlük, en dünyalık şey bile onu bir süre için tatmin edebilirdi; ama barutu tükenmişti artık. Hayatında ne tutunabileceği ne bel bağlayabileceği bir şey kalmamıştı, nefesi boynunu ısıtan şu ufaklık dışında. Öyle umarsız, savunmasız yanında, bir kan pıhtısı sütlimanlığında… Kalbi onundu ve kiralık vücudunda müebbet huzursuzluğun canhıraş toz örtüsünde, kimi taaşşukzede kimsesizlercesine son bir nefes ya ha ışık huzmesi için dipte çırpınadururken, her defasında daha yakın gülen fakat kulaç erişiminden bihaber köpükler, ulaşılmazlıklarının masum vurdumduymazlıklarını sürdürüyorlardı. Kalbi onundu ve beli bükük kaslarına bastonluk edemeyecek kadar yıkıntı yaşamış kemikleri bu ihraç fazlası ağırlıktan muzdarip biçare iniltileriyle artık bu yükün son kullanma tarihinin yaklaştığını anlatmak ister gibiydiler. Kalbi onundu ve bu toprağı nasırlaşmış diyarda gözlerinden okunan vuslat özlemi ve bir vahaya gark olma hayaliyle, terden ziyade bir gönül yorgunluğunun esiri diz bağlarının kızıl bayrağından azade bir sükunet, bir son arzusuyla delirmiş cesaretine bir kıvılcım bekliyordu. Kalbi onundu…
…………….
Ulusal bayram kutlanıyordu. Dışarıda tören ve resmi geçit vardı. Yirmili yaşların ortalarındaki kız elindeki kartlarla oynamayı bıraktı ve dışarıdaki curcunayı izlemeye koyuldu. Böyle bir günün akşamı görmüştü en son onu. Beraber bir otelde kalmışlardı. Sonra gitmişti. Her zaman yaptığı gibi gitmişti. Tek farkla bu sefer geri gelmemişti. Bir gün iki gün. Şu anda düşününce 10 sene mi olmuştu 15 mi? Hala yoktu. Kız bütün güçlüklere göğüs germiş, büyümüş ve hayatta kalmayı başarmıştı; bu ona gençliğine malolmuş olsa bile. Babasını düşündü. Hep kirli sakallı gezen bir adamdı. Ne iş yaptığını hiçbir zaman çözememişti. Aslında kendisini sevip sevmediğini de hiçbir zaman kavrayamamıştı. Onu küçücük yaşında tek başına bırakıp gitmesine rağmen, içinde o aptal sevgi hissini her zaman var ettirmeyi başarabilmiş bir kişiydi babası. Ne iş yaptığını düşündü tekrar. Çözülemeyecek işleri düşündü, gizli ve tehlikeli bir işi olmalıydı ya da hiçbi… Kapı çaldı birden. Düşünceli bir şekilde yürüdü kapıya doğru. Kulbu çevirip karşısında kılıksız bir sokak serserisi gördü. “bir bardak su, lütfen bayan”…
…………….
“peki” demişti kısaca mutfağa doğru yürümüştü. Hoş bir kızdı. Hem de yardımsever. Çaldığı yedinci kapıydı bu. Susuzluktan ölmek üzereydi. Kafasını zile çevirdi… ve uzun süre bakmak zorunda kaldı.
…………….
bardaklar arasından en eski olanını seçmeye çalışıyordu. O sokak sürüngeninin içinden su içtiği bardağı ne kadar yıkanırsa yıkansın dudaklarına sürmeyi midesi kaldıramayacaktı kuşkusuz. Köşesi çatlak bir bardak buldu. İyi ki atmamıştı. Bak, işe yaramıştı işte.
…………….
Zildeki ismi hatırlıyordu. Uzak bir anıydı. Bir ekim akşamı kucağında yeni doğmuş bir bebek tutan kadının kulağına bu ismi fısıldarken gülümsediğini ve kalbinin sevinçten patlarcasına çarptığını hatırladı. Peki bunca yıldan sonra nasıl? Tesadüf? Mucizenin yaklaştığını hissediyordu…
…………….
Bir tepsi buldu. Muhtemel bir el temasına tahammülü olmayacaktı. Mutfaktan çıkıp kapıya yöneldi. Kapı aralık duruyordu hala ama yabancı yoktu. Bir an nasıl böyle bir aptallık yapmış olabileceğini düşündü. İçeri girmiş ne var ne yok toplayıp çıkmış olmalıydı. Tepsiyi yavaşça ayakkabılığın üstüne koyarken kapı eşiğinde duran gazete kağıdına sarılı eciş bücüş paketi gördü dibinde kırmızı bir birikintiyle…
…………….
Boylu boyunca yayılmıştı kaldırıma. O yük; artık yoktu. Hafifti ve anlamlıydı her şey. Nasıl olduğunu hala anlayamamıştı. Dışarıda hala resmi geçit vardı. Mucize gelmişti… Hem de bando-mızıkayla. Kalbi onundu…
Muamma
•Aralık 15, 2006 • Yorum Yapınsensin aldanan
günübirlik düşlere saklanıp
sonun korkusundan
ya da dehşetinden sonsuzluğun
uzaklara
kaçarken kendinden…
kim bilir bir gün
uyanacağız kan ter içinde
Bütün cevapları bildiğimiz
bir evrene
ve artık korkusuz olacak uykular
sağa sola dalgalanmadan durulmuş
bir gecenin ermişliğinde…
gül ve bülbül derler ya
•Aralık 15, 2006 • Yorum Yapıngüneş daha uyurken
öyle bir ağladı ki bülbül
titredi gül
tüyleri diken diken…
deli
•Aralık 15, 2006 • Yorum Yapın“psikopat olucan” derdi
“şair olmak istiyosan”…
doğuştan değil yani
iş icabı bizimkisi…
metamorfoz
•Aralık 15, 2006 • Yorum Yapınve en zamansız gece gelir usulca
bir damlanın koynunda
dipten bakarken göğe sen
ilerler kör topal kelimeler
sırtında bir el yordamıyla…
döndüremeseler de zamanı geri
o an olan olur
açılır arkadaşlık
kardeşlik girer içeri…
Kırılma Noktası
•Aralık 15, 2006 • Yorum YapınYa aşıksın derler
Ya özgür…
Mantığına kandıkça teslimiyet
yalnızlıksa eğer özgürlüğe derman
şekilsiz düşlerin gölgesinde
en aşık en yalnızdır her zaman…
İntihar
•Aralık 15, 2006 • Yorum YapınNasıl yaşanır?
Dayanmak niye?
Yüzü en az kızararak
“sevişmek” diyebilenin
en çağdaş olduğu bir yerde
Marifet değil can taşımak
kalp taşıyoruz
ağır geliyor ikisi birden
Bir tümör olur ruhunda gelişen
Demir alma zamanı gelir
süzülüp düşerken yaprak gibi
ama yaprak değil düşen…
Alacakaranlıkta Sırtüstü
•Aralık 15, 2006 • Yorum Yapınkızardı ışıklar yine
yorgun gözlerden kopmuş
kan ter içinde yastık.
onca canhıraş kelime hapsolmuş
çelik bir sükunet içine.
karnımda ateşten bir can sıkıntısı.
buğulu cam ardı hayaller
kuruntulu bir muamma siluetlerden.
Rüzgardan yana dertli
yelkeni yırtık atardamardan
isteksizce salınayazarken hayat
kim bilir belki
çok gizli bir özneden düşük yapmış
cümle alemin dillenmemiş bilgisi.
Kanun sesine hasret adalet.
emniyet şeridinde çaresizce sayar saniyeleri
tekeri kırık feleksiz geceler.
yine tuzlu tuzlu gülümsetir
demirden sert bir ironi
emirden üstün edepsiz gözlerini süzer
yemeninin söküğünden habersiz uykular.
Çemenin kuruluğundan mahzun duygular
bir tangoya sıkıştırır şehveti
karbeyaz bir ten ışıldar kızılların içinden.
mecnundan habersiz bir aşık
seyreyler leylasını
adı duyulmamış ne yüce destanlara gebe
dizeler fısıldar çatlamış dudakları.
uyuklayan gözlerden kayan bir bakış
batıdan doğuya döndürür dünyasını
çarşaf çarşaf hayatının kırışıklığının üstünde.
Kimi zaman anlar gibi olur tanrıyı
şekeri fazla kaçmış kahve dalgasında
köpük oluverir sırt üstü.
güneş niyetine
gözünün feri kaçmış bir ampul
erken doğar her sabah
tüpü bitmiş bir ocak misali.
dile dudağa büzüşmüş bir teşbih konar
elden ayaktan düşmüş paramparça bir kağıda.
bütün vitaminini kabuğunda unutmuş
çırılçıplak elma yanaklar kaygan.
ve tüm bu ateşin üstüne ağlar
inadına bir mavi özlem
derin bir solukta vurgun yemiş
yosun yeşili kalender anılar.
geç kalınmış onca randevu bekler.
eline virgülden eğreti bir düdük tutuşturmak bana kalan.
çünkü bellidir
nokta kifayet etmez bu hecelere.
yoksa küllenmez bu deli
her gece çılgınca keşişlerken üzerine…
Çingeneler Zamanı
•Aralık 15, 2006 • Yorum YapınHayat, kanlı bıçaklı
telli duvaklı, kimsesiz
bir hıdırellezdir gider
kimbilir kaçıncı yara
akan aynı kan oysa
nehrin sularında
birkaç saniyelik ömrü boyunca
ne kaldı şunun şurasında
güzle yaz arasında
sadece bir dakika…
öyle dumanlı
öyle kelimesiz ki her şey
bazı sadece ölüm sırasında
ölümsüz bir şiir mısrasında…
kabuğu kırılınca lezzetlidir ancak
ve savunmasız
kalbi kırık bir tuzlu su faturasında…
bir hançer sokup çevirmeden
açılmaz yürek kapısı
uçmak ister,
bir pervanedir döner
uçmak ateş pahası…
belli ki bu son değil
ve manasız
dikenli hatıralardan
-ikenli bir şimdi çıkarma çabası
Öyle ki bazen kayar gözler
ıslak yanakların üzerinden,
terden ziyade bir yorgunluk çöker
sözünün feri kaçmış bir çingenenin
hayali ışıldarken…
İnsan olmak
•Aralık 15, 2006 • 4 YorumlarÜç günlük dünyada
üç öğünlük rüyalara sıkışıp da
hala atabilmesi kalbin
hala yaşamak zorunda olmak…
Giymek
“Al bu senin hayatın” diye verilen elbiseyi
ömrün yırtmacından firar etmiş
kıçına aldırmadan…
Yaşam dediğiniz şey aslında…
Siz bilirsiniz
ne anlarım ben yaşamaktan…
Serbest düşme
•Aralık 15, 2006 • Yorum YapınHani düşünmeden yazılan yazılardan bahsederken…
İlk harfin ilk çizgisini atıp gözlerini kapatırsın…
Acayip iş yaşamak
kolay aslında
Işık ve rengarenk dalgalar
hepsi saçında saklı
o ayrı…
mum ışığı
ama o mum ışığı
kaskatı keser
saçmalatır…
yapay aslında her şey
bu kurulu düzen
bu gözyaşı
bu bahçe bile
tapageldiğimiz onca içgüdü
yapageldiğimiz onca jest
ipe sapa geldiğimiz onca test
hepsi
istisnasız hepsi bizim değil inan…
köşelerde aradığımız
ne aradığımızı bilemediğimiz
yekpare harcayıp
paramparça biriktirdiğimiz…
o hayat dediğimiz
bizim mi ki?
neyi vurduk
neyi fark ettik
neyi kazandık
hepsi bizimdi zaten
çarpıtılmış formüller aradık salakça
bulduk sandık
oysa ki tepedeydi güneş…
mumdan daha romantikti
kimse anlamadı…
biz de anlamadık
ucundan değil içinden yanarak
ateşten gözyaşları
o kadar olağan geliyordu ki
anlamadık…
zırdeli
•Aralık 15, 2006 • Yorum YapınBuralara ait değildi,
ecelsiz bir sigara gibi
yarı belinden söndürülmüş
az biraz yanma kalmış gırtlakta yadigar…
Buralara ait değildi…
Oralar her neresiyse
oralara da…

BENİM İÇİN ÖYLE BÖYLE DİYENLER